“Neden Kendim Gibi Hissetmiyorum?” Diye Hiç Sordunuz mu?
“Neden kendim gibi hissetmiyorum?”
Bu soru çoğu zaman yüksek sesle söylenmez.
Ama birçok insanın içinde sessizce yankılanır.
Peki gerçekten “kendim gibi olmak” ne demektir?
Bu kavramın içini hem iç dünyamızda hem de yaşantımızda nasıl doldururuz?
Günümüzde insan, kendi benliğini keşfetmeye çalışırken iki uç arasında sıkışmış durumda.
Bir yanda sosyal medyanın sunduğu idealize edilmiş hayatlar, rutinler, bedenler, ilişkiler ve başarı hikâyeleri…
Diğer yanda ise giderek silikleşen ama içten içe varlığını hissettiren bir iç ses.
Kendimiz olmayı, başkalarının hayatlarını izleyerek öğrenmeye çalışıyoruz.
Rutinlerini kopyaladığımız influencer’lar, düşünce biçimlerini benimsediğimiz dijital otoriteler, “böyle yaşarsan mutlu olursun” diyen sayısız görünmez rehber…
Sonuçta ortaya çıkan şey çoğu zaman özgün bir benlik değil,
iyi düzenlenmiş bir benzerlik oluyor.
Oysa sosyal medya öncesinde de tablo çok farklı değildi.
Bu kez içimizde konuşan ebeveyn sesleri vardı:
“Annen gibi ol.”
“Baban gibi davran.”
“El âlem ne der?”
“Böyle yaparsan sevilmezsin.”
Birçok insanın diline yerleşmiş şu cümleler tesadüf değil:
“Annemin sesi hâlâ içimde.”
“Babamın beklentileri omzumda.”
“Üzerimde bana ait olmayan bir hayat var gibi.”
Psikoloji literatürü bu durumu, bireyin içsel değerleriyle davranışları arasındaki uyumsuzluk olarak tanımlar.
Otantiklik (authenticity), bireyin duygu, düşünce ve davranışlarının kendi gerçek benliğiyle tutarlı olmasıdır. Bu tutarlılık bozulduğunda, kişi içsel bir kopukluk yaşar.
Carl Rogers’ın ifade ettiği gibi, gerçek benlik ile benlik algısı arasındaki uyumsuzluk, bireyde kaygı, yabancılaşma ve boşluk hissi yaratır.
Ve dikkat çekici bir gerçek var:
Farkındalığı yüksek, kendini tanımaya çalışan insanlar bile sosyal medyanın sürükleyiciliğine karşı koymakta zorlanıyor.
Otantik bir benlik ararken, bu kez “otantik görünen” kişiliklerin etkisi altına giriyorlar.
Ve döngü yeniden başlıyor:
Kendini ararken başkasına benzemek.
Burada şu soruyla yüzleşmek gerekiyor:
İnsan neden bu kadar ısrarla kendisi olmaktan kaçıyor?
Neden özünde taşıdığı rengi soldurup başka renklerle var olmaya çalışıyor?
Neden iç pusulasına değil, dışarıdan gelen seslere güveniyor?
Belki de cevap çok erken bir yere uzanıyor:
Çünkü çoğumuz doğduğumuzdan beri defalarca kez şunu duyduk:
Kim olmamız gerektiğini.
Nasıl davranmamız gerektiğini.
Nasıl görünmemiz gerektiğini.
Ama çok azımız şunu duydu:
“Sen kimsin?”
Kim olduğumuz sorusu sorulmadığında, insan büyür ama kendiliği gelişmez.
Roller edinir ama kimlik kuramaz.
Uyum sağlar ama temas kuramaz.
Ve yetişkinlikte o tanıdık boşluk ortaya çıkar:
“Başarılıyım ama içimde bir şey eksik.”
“Her şeyi yapıyorum ama kendimi yaşamıyorum.”
Gerçek temas ve kendini tanımanın işlevi
İşin esası şu:
İnsanlar koçluğa çoğu zaman ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için değil,
gerçek bir temasa ihtiyaç duydukları için geliyor.
Ve eğer bu teması kuracak alanı bulamazsak, bu kez bir şeye ihtiyaç duymaya başlıyoruz:
Gerçekte kim olduğumuzu bize hatırlatacak bir işaret fişeğine.
İnsan o fişeği gördüğünde, iç dünyasında bir yolculuğa çıkabiliyor.
Ve bu yolculuk, baş döndürücü bir evrenin kapılarını aralıyor:
“Neden orada suskun kaldım?”
“Burada neden böyle davrandım?”
“Oradan neden ayrılamadım?”
“Her şeyden önce, neden kendimden yana durmayı başaramadım?”
Bu sorular acıtır.
Ama aynı zamanda insana ilk kez gerçekten temas eder.
Çok çarpıcı bir tespit vardır:
“Hiç kimse sana karşı değil; herkes kendi iç dünyasından yana.”
İnsan bunu gerçekten fark ettiğinde, başka bir soru doğar:
“Ben neden bir ömür boyunca hayatımın suçlusunu dışarıda aradım da,
kendimden yana olacak parçama hiç temas edemedim?”
Varoluş varsa bu sancılar da vardır.
Sorular uzayıp gider.
Ama bu sorular, insanın içindeki özü uyandıran en güçlü kapılardır.
Bu noktada kendini tanımaya yönelik sistemlerin — karakter yapıları, mizaç örüntüleri, motivasyon haritaları — değeri ortaya çıkar.
Çünkü kendini tanımak için geliştirilen her yöntem, aslında insanın kendine çıktığı yolculuğun haritasıdır.
Karmaşaya varmadan, insanın iç dünyasında yönünü bulabilmesi için.
Ben buna “kendilik okuryazarlığı” diyorum.
Ve bu bilgeliğin yalnızca alfabesine temas edebilen bir insan bile,
çoktan derin bir okyanusa ayaklarını sokmuş gibidir.
Serinlik daha o anda yayılmaya başlar.
Koçluğun güvenli alanı ile kadim kendini bilme bilgeliği ve uzmanlık bir araya geldiğinde ise başka bir şey doğar:
Kendi içsel çocuğuyla temas etmiş, içinden konuşan sesi duymaya başlamış bir yetişkin.
Ve o ses,
tüm dış gürültüyü susturabilecek kadar sahici bir sestir.
Belki de “kendim gibi hissetmiyorum” cümlesi bir problem değil,
bir davettir.
İnsanın kendiyle yeniden temas kurması için bir çağrıdır.
Ve belki de en önemli soru şudur:
Başkasına benzeyerek mi yaşayacağız,
yoksa kendi iç sesimizi tanımayı göze alarak mı?
Çünkü insan, kendini tanımaya başladığında
artık yalnızca hayatını değil,
kendi hakikatini yaşamaya başlar. Hiç kimse hayat filminin adının doğdu ama yaşamadı olarak konulmasını istemez.
Yaşadığını hissetmek ise içindeki gerçek öze temas etmek ile mümkündür.
Kaynakça
-
Rogers, C. (1951). Client-Centered Therapy.
Gerçek benlik – benlik algısı uyumsuzluğunun psikolojik sıkıntıya yol açtığını açıklar. -
Guenther, C. L., Zhang, H., & Sedikides, C. (2023).
The Authentic Self Is the Self-Enhancing Self.
Otantikliğin bireyin içsel değerleriyle davranışlarının tutarlılığı olduğunu gösterir. -
Nartova-Bochaver, S. (2021).
Otantikliğin gelişimi üzerine çalışma: İçsel benlikle temasın psikolojik sağlık için önemi. -
Psychology Today – Authenticity
Otantikliğin içsel uyum, duygusal dürüstlük ve psikolojik iyi oluşla ilişkisini ele alır.